HAYVANLARIN DÜNYASI

DEV FİLLER

Karada yaşayan hayvanların en büyüğü olan fillerin, Afrika ve Asya fili olmak üzere iki türü vardır. Afrika filleri diğerlerine göre daha büyüktür. Yüksekliği 3.5 metreye, ağırlığı da 6 tona ulaşabilir. Yelpaze gibi olan kulaklarının uzunluğu 2 metreyi, genişliği ise 1.5 metreyi bulur. 3.5 metre olan boylarıyla bu dev gibi hayvanları yaşadığımız evlere sokmamız, onları kedi köpek gibi beslememiz mümkün değildir.

Fillerin diğer hayvanlardan en büyük farkı hortumlarının olmasıdır. Bahçe hortumuna benzeyen bu uzun hortumun içinde 50 bin kas vardır. Evet yanlış duymadınız "50 bin" kas... Burun delikleri ise bu hortumun ucundadır. Filler, hortumlarını besinleri ve suyu ağızlarına götürmek, eşyaları kaldırmak ve tabi bir de koku almak için kullanırlar. Bu hortum, filin su içebilmesi veya vücudunun üstüne su püskürtebilmesi için 4 litre suyu tutma kabiliyetine de sahiptir.

Öte yandan, filler kocaman eşyaları taşıyabilen hortumlarıyla minicik bir bezelye tohumunu bile koparıp, ağızlarında patlatarak içini yiyebilirler. Onların, kocaman cüsseleriyle böylesine incelik isteyen bir işi başarabilmeleri gerçekten de hayranlık vericidir. Birçok konuda işe yarayan bu hortum aynı zamanda hem uzun bir parmak, hem bir borazan hem de hoparlör olarak kullanılır.

Ayrıca, filler hortumlarını yıkanmak için su, toprak banyosu yapmak için de toz püskürtmek amacıyla kullanırlar. Ancak, yavrular yeni doğduklarında hortumlarını kullanmayı beceremezler. Hatta bazen hortumlarına basıp düşerler. İnsanlar, onların bu hallerini çok komik ve sevimli bulurlar. Fakat, minik yavruların hotrumlarına basıp düşmekten hoşlandıkları söylenemez. Anne fil, 12 yıl boyunca yavrusunu hiç yanından ayırmaz. Altı ay boyunca hiç bıkmadan, sıkılmadan yavrusuna hortumunu kullanmayı öğretir.

Filin ağzının iki kenarında iki sivri uzun dişi vardır. Bu dişler, onların kendilerini savunmalarını kolaylaştırır. Ayrıca, filler bu dişlerin birini yerde delik açıp su bulmak için kullanırlar.

Öte yandan, lifli bitkileri çiğneyen bu hayvanların dişleri çok fazla aşınır. Bu yüzden Rabbimiz onlara çok önemli bir özellik vermiştir. Her aşınan dişin yerine arka sıradaki dişlerden bir yenisi gelir.

Yetişkin bir fil yiyecek olarak günde yaklaşık 330 kg. bitkiye ihtiyaç duyar. Bu miktar altı küçük balya samana denk gelmektedir. Filler 24 saatlerinin yaklaşık 16 saatini yemek yemeye harcamak zorundadırlar.

Şimdi size filler hakkında ilginç bir bilgi daha verelim. Siz, bugüne kadar bu kalın derili, koca hayvanın nasıl serinlediğini hiç düşündünüz mü? Aslında, sizin de tahmin edeceğiniz gibi kalın derileri yüzünden terleyemeyen filler, doğal olarak etrafta buldukları su ya da çamur birikintileriyle serinlemeye çalışırlar. Tabii, fillerin serinlemek için kullandıkları başka yöntemler de vardır. Örneğin, kulaklarını vücutlarını soğutmak için yelpaze gibi kullanırlar. Ayrıca, kulaklarında bulunan ince kan damarları da bu hareket sırasında soğuyarak vücudun serinlemesine yardımcı olur.

Fillerin diğer bir özelliği ise büyük hayvan avcılarını ve hayvan bilimcilerini uzun süre şaşırtmıştır. Bu özellik, fillerin karınlarının guruldamasıdır. Fillerin karınları guruldarken çok yüksek sesler çıkarır. Ancak insanları şaşırtan, fillerin karınlarından gelen seslerin yüksekliği değil, fillerin bu gürültüleri kontrol edebilmesidir. Aslında fillerin çıkardığı bu gürültülerin sindirimle hiçbir ilgisi yoktur. Bu sesler, fillerin arkadaşlarının yerini anlamak için karınlarından çıkardıkları seslerdir. Ancak, daha da ilginci, filler bir tehlikeyle karşılaştıkları zaman hemen sessizleşirler. Tehlike geçtikten sonra ise sesler yeniden başlar. Böylece, filler 4 km uzaklıktan bile birbirleriyle haberleşebilirler.

Öte yandan, fillerin göç ediş hikayeleri bilim adamlarını şaşırtan bir başka konudur. Bu koca kulaklı, dev cüsseli hayvanlar kurak mevsimlerde göç ederler ve bu sırada hep aynı yolu izlerler. Daha da ilginci, bu göç sırasında yolda gördükleri dal parçaları gibi çöpleri de temizlerler.

Filler geniş alanlara yayılarak yaşayan hayvanlar oldukları için aralarında sağlam bir "iletişim" olması çok önemlidir. Bu iletişim yalnızca fillerin keskin koku alma duyuları sayesinde olmaz. Bunun yanında, Allah filin alnında, insanların duyamayacağı boğuk bir ses çıkartan bir organ yaratmıştır. İşte bu organ sayesinde filler kendi aralarında, diğer canlıların anlayamayacağı gizli ve şifreli bir dil kullanarak konuşurlar. Fillerin çıkardıkları bu boğuk sesler çok uzak mesafelere ulaşabilir. Bundan dolayı fillerin çıkardıkları bu özel ses uzun mesafeli görüşmeler için idealdir.

BOYNUZLARIYLA ÜNLÜ GEYİKLER

Hiç boynuzlu bir hayvana dokundunuz mu? Eğer dokunmuş olsaydınız çok şaşırırdınız. Çünkü hayvanın tüyleriyle kaplı yumuşak derisinin içinden çıkan boynuzlar oldukça serttir. Boynuzu biraz kendi tırnağınıza benzetebilirsiniz. Elimizin üzerindeki yumuşak deriden son derece sert tırnakların çıkması ve tırnakların son derece düzgün bir şekilde büyümesi herhalde hepinizi şaşırtıyordur. İşte hayvanlarda ki boynuz da, tırnaklarımızın uzaması gibi uzar; ama bunlar çok daha kalın, sert ve büyüktür.

Ren geyikleri dışında, geyiklerin sadece erkeklerinde boynuz vardır. Çiftleşme mevsiminden sonra bu boynuzlar düşüp yenilenir. Eski boynuzlar düşer düşmez, yenileri hemen boy gösterir. Boynuzlar büyürken, kadifemsi ince bir deri tabakasıyla örtülür. Tamamen büyüyünce kan damarları kesilir, deri kanla beslenemez ve hayvan boynuzlarını sürterek deriyi aşındırır, kemikler ortaya çıkar. Geyikler 6 yaşında iken boynuzları en gelişmiş halini alır. Bu yaştan sonra ise artık bozulmaya başlar. Boynuzların boyu ve biçimi, çatalların sayısı geyikten geyiğe değişir.

Belki aklınıza "geyikler niçin boynuzludur?" diye bir soru gelmiştir. Boynuz geyik için önemli bir silahtır. Onu kullanarak kendini düşmanlarından korur. Hatta bazen yalnızca boynuzunu göstermesi bile karşısındaki düşmanın kaçması için yeterlidir.

Kızıl geyiklerin erkeği koku bezinden salgıladığı bir maddeyi bulunduğu bölgede her yere sürerek bir sınır çizer. Bu bölgede dişilerden oluşan bir sürü oluşturur. Sürüsünü ise sahip olduğu boynuzlarla düşmanlarından korur. Eğer bölgeye başka bir hayvan girerse, onu gür kükremelerle ya da boynuzlarıyla dövüşerek bölgesinden uzaklaştırmaya çalışır.

Allah bu hayvanları başlarında boynuzlarla yaratarak bunlarla düşmanlarına karşı kendilerini ve sürülerini savunma imkanı vermiştir. Allah onlara bu güçlü boynuzları vermeseydi o zaman bu hayvanlar düşmanlarına karşı oldukça savunmasız ve çaresiz kalırlardı. Erkek geyikler dişilerini koruyamaz, sürü oluşturamazlardı. Vahşi hayvanlara karşı kullanabilecekleri bir silahları olmazdı.

Herhalde dünyadaki hiç kimsenin de aklına; "Keşke bazı hayvanların kafalarından kemik gibi sert bir madde çıksaydı da, bu madde çatallı bir şekil alarak hayvanlara özel bir koruma sağlasaydı" gibi bir fikir gelmezdi. Gelseydi de yapabilecekleri bir şey olmazdı. Ancak bütün canlıları en güzel şekilde yaratan ve bu canlıların bütün ihtiyaçlarını bilen Allah, geyiklere ve birçok hayvana tam ihtiyaçlarına uygun savunma sistemleri vermiştir.

Kuran'da insanlara bu gerçeği Allah şöyle hatırlatır:

De ki: "Eğer biliyorsanız (söyleyin:) herşeyin mülk ve yönetimi kimin elindedir? Ki O, koruyup kolluyorken kendisi korunmuyor." (Müminun Suresi, 88)

Tüm canlıların koruyucusu yalnızca Allah'tır.

…Senin Rabbin, herşeyin üzerinde gözetici-koruyucudur. (Sebe Suresi, 21)

…Allah herşeyin üzerinde koruyucudur. (Nisa Suresi, 85)

CEPLİ KANGURULAR

"Hiç hayvanda cep olur mu?" diyebilirsiniz. Fakat, gerçekten de kangurunun karnında "kese" denilen ve yavru kangurunun beslenmesinin, korunmasının ve gelişmesinin sağlandığı bir bölüm bulunur.

Cebin içinden kafasını çıkarmış yavrunun çok sevimli ve şefkat uyandıran bir görüntüsü vardır. Bu yavru, o cebe henüz 1 cm. iken annesinin rahmini terk ederek, yani daha hiçbir organı gelişimini tamamlamadan, 3 dakikalık bir yolculuk sonucunda ulaşır.

Annesinin kesesinin içinde dört farklı meme bulunur. Bu memelerden birisinde, kıvamı ve ısısıyla kendisi için özel hazırlanmış bir süt vardır. Diğer üç memede ise yeni doğmuş bir bebek için değil, yaşı daha ileri bir yavru için hazırlanan süt bulunmaktadır. Bu yavru da birkaç hafta sonra ilk emdiği memeyi bırakacak ve yaşına göre olan memeyi emmeye başlayacaktır. Biraz daha büyüyünce ise bir ötekisine geçiş yapacaktır.

Çocuklar, burada kendi kendinize sormanız gereken bazı sorular var: Öncelikle, 1 cm boyundaki kanguru yavrusu, bu dört memeden hangisini seçeceğini nereden bilecektir? Anne kanguru dört memesinin her birine bu kadar farklı özellikteki sütleri nasıl yerleştirmiştir? Dahası, yeni doğan yavrunun emdiği süt diğer memelerden gelen sütlere göre daha sıcaktır. İçerdiği besinler de daha farklıdır. Peki, anne kanguru bu meme içindeki sütü nasıl ısıtmıştır? Her yavrunun ihtiyacı olan farklı besinleri sütün içine nasıl yerleştirmiştir?

Sakın unutmayın, bunların hiçbirini yapan aslında anne kanguru değildir. Anne kangurunun, kesesinin içindeki sütlerin farklı olduğundan haberi bile yoktur. Memelerinden birinin içindeki sütün sıcaklığını hesaplayabilmesi mümkün değildir. Her süte farklı özellik vermeyi ise kendisi hiç beceremez. O hangi sütün içinde hangi besinin olduğunu da hiçbir zaman bilemez. O sadece Allah'ın kendisine emrettiği şekilde yaşayan bir kangurudur. Yavrusunun ihtiyaçlarını da Allah yaratmıştır. Sonsuz şefkat ve merhamet sahibi olan Rabbimiz, en uygun yapıdaki sütleri, kanguru yavruları için en uygun yere yani annelerinin karnına yerleştirmiştir.

Kanguru yavrusu 6,5 ayı özel kesesinden hiç çıkmadan geçirir. Ardından yaklaşık 8 ayı hem kesenin içinde, hem de dışarıda dönüşümlü olarak geçirdikten sonra, sürekli dışarıda kalmaya başlayacaktır.

Bu arada, daha birinci yavru cepten çıkmadan, ona yeni bir kardeş tırmana tırmana gelir. Her ikisi aynı cepte ve kesinlikle birbirine zarar vermeden uzun bir süre yaşar. Her yavru kendi yaşına göre besinler içeren sütün bulunduğu memeyi emer. Peki her kardeş kendisinin emmesi gereken memenin hangisi olduğunu nereden bilir?

Bu sorunun cevabı çok açıktır: Allah'ın ilhamıyla, öğretmesiyle.

Kangurular cüsseleriyle de oldukça dikkat çeker; gövdeleri 1,5 m., kuyrukları ise 1 m.'dir. Kanguru ailesi arka ayaklarının büyüklüğü sayesinde 8 metrelik mesafeyi bir anda katedebilir. Hızlı koşarken dengelerini çok güçlü ve iri olan kuyruklarıyla sağlarlar. Peki sizce ayakları tesadüfen mi bu kadar büyüktür? Ya da rahatça sıçramak için çok büyük arka ayaklara ihtiyaçları olduğunu anneleri mi hesaplamıştır?

Tabii ki doğru cevap bunların hiçbiri değildir. Hiçbir şey tesadüfen olmamıştır. Herşeyi canlıların ihtiyaçlarına göre yaratan Allah, kanguruyu da diğer tüm canlıları yarattığı gibi en mükemmel şekilde yaratmıştır.

UYKUCU KOALALAR

Koala deyince, aklımıza okaliptüs ağacı denilen ağacın gövdesine kollarını ve bacaklarını dolayarak tutunmuş olan gri tüylü, sevimli bir hayvan gelir. Gerçekten de koalaların bu görüntüleri çok sevimlidir. Bu arada koalalara neden uykucu dediğimizi merak etmişsinizdir. Hemen söyleyelim, koalalar günde 18 saat uyurlar!

Koalaların elleri ve ayakları, ömürlerinin çok büyük kısmını okaliptüs ağaçlarının üzerinde geçirmelerine imkan tanıyacak şekilde yaratılmıştır.

Koala, uzun kıvrık kolları, keskin pençeleri ve ağaca sıkıca tutunan ellerinin yardımıyla geniş ağaç gövdelerine hızla tırmanabilir. Bu hayvanların ön ayaklarındaki ilk iki parmakları diğer üç taneden ayrıktır. Kendi elimizi düşünürsek, iki tane baş parmakları olduğu söylenebilir. Arka ayaklardaki baş parmaklar da diğerlerinden ayrıktır ve diğer dört parmak gibi keskin pençelere sahip değildir. Diğer parmaklardan farklı olan bu baş parmaklar küçük dallara kolayca tutunmayı sağlar. Koalalar pençelerini ağaçların yumuşak ve düzgün gövdelerine çengel gibi saplayarak tutunurlar. Dört ayaklarıyla da, tıpkı bizim bir sopayı kavramamız gibi ağaç dallarını rahatlıkla kavrayabilir ve ağaç dallarına sarılarak tırmanabilirler. İşte koalanın ağaçların üstünde yaşamasını kolay kılan yapı budur.

Koalalar, tembel sanılmalarına karşın ağaçlar üzerinde hızla hareket edebilir hatta bir daldan diğerine olmak üzere bir metre uzağa bile sıçrayabilirler. Dişi koala, iki yılda tek bir yavru doğurur ve onu kanguru gibi kesesinde taşır. Yavru ilk aylarda annesinin kesesinden çıkmaz ve daha sonra 1 yaşına kadar annesinin sırtında yaşar. Tabii annesi de okaliptüs ağacının üzerinden başka yerde değildir. Koalaların bu ağacın üzerinde yaşamalarının nedeni, onun yapraklarını yiyerek beslenmeleridir. Zaten, bu nedenledir ki koalalara yalnızca tek bir kıtada, okaliptüs ağacının bolca bulunduğu, Avustralya kıtasında rastlarız.

Avustralya'da Okaliptüs ağacının 600'den fazla türü olmasına karşı, koalalar bunların sadece 35 kadarını kullanırlar. Okaliptüs ağacı bir koala için yalnız barınak değil, aynı zamanda önemli bir besin kaynağıdır. Hatta okaliptüs yapraklarının koalanın yegane gıdası olduğunu söylemek yanlış olmaz.

Öte yandan, koalaların birçok farklı türü vardır. Bu türlerin her biri farklı bir okaliptüs yaprağı ile beslenir. Eğer bir koalayı alıp başka bir yere götürürseniz yanınızda onun yediği okaliptüs yaprağını da götürmeniz gerekir. Yapraklarının lezzetinden başka bu hayvanların okaliptüs ağacından çok az inmelerinin bir nedeni de yerde yürürken çok zorlanmalarıdır.

Bu okaliptüs ağacı, aslında bildiğimiz nane şekerinin yapıldığı ağaçtır. Yapraklarında farklı kimyasal maddeler vardır. Bu maddeler, koala dışındaki bütün hayvanlar için zehirli ve tehlikelidir. Başkaları için zehirli olan bu yaprakları koala yutmadan önce dişleriyle öğütür. Yapraktaki zararlı madde koalanın vücudunda, karaciğerde arıtılır ve vücuttan dışarı atılır. Diğer canlılar için zehirli olan bu yiyecek, Allah'ın dilemesiyle koalaya zarar vermez. Bu yüzden bir koala her gün yaklaşık olarak 1 kg zehirli yaprağı hiçbir problem yaşamadan yiyebilir. Ayrıca koalalar ihtiyaçları olan suyun büyük bir kısmını da okaliptüs yapraklarını yiyerek alırlar. Yılın belli zamanlarında okaliptüs yapraklarının üçte ikisi su taşır. Bu yüzden bir koala sadece yaprakları yiyerek, aylarca su içmeden yaşayabilir. Okaliptüs ağaçlarının tepeleri oldukça rüzgarlıdır. Bu yüzden koalaların sıcak kalabilmeleri için sırtlarında çok kalın bir kürkleri vardır.

Zehirli bir bitki ile bir hayvan arasındaki bu uyum bize koalaların ve okaliptüslerin aynı Yaratıcı tarafından yaratıldıklarını gösterir. Yarattığı herşeyi kusursuz yapan bu Yaratıcı hiç kuşkusuz ki tüm alemlerin Rabbi olan Allah'tır.


 
Bu sitenin hazırlanmasında Adem Yakup'un eserleri kaynak olarak alınmıştır.